GENEL BAŞKAN Çetin UYGUR'un AÇIŞ KONUŞMASI
Değerli Konuklar
Sanayiinin temel girdisi madensel hammaddeleri, enerjiyi ter ve kanlarıyla yoğurarak üreten işçi arkadaşlarım...
Dostlarım... MERHABA...
Dev.Maden-Sen Yeraltı Maden-İş birleşiminin ikinci genel kurulunda bir araya geliyoruz... Ama ne var ki; bu MERHABA buruk bir sesleniş çünkü yaşam ileriye doğru, değişimler insanların mutluluğunu rahatını, özgürlüğünü sağlayacak doğrultuda gerçekleşmiyor.
Gerçekleşmiyor çünkü; 1975'lerle başlayan kriz dünya kapitalizminin "Refah Devleti" olarak adlandırıldığı dönemin sona erdiğini haber veriyordu ve ABD'nin "Şikago ekolü" yeni liberal politikalarını dünyaya yayması gecikmedi. 1980'lerle -1990'larda adına, hiç te yeni olmasa da Yeni Dünya Düzeni denilen "yeni" liberal politikalar özellikle reel sosyalist sistemin çöküşüyle de tek çıkış olarak dayatıldı.
Ülkemiz; 12 Eylül faşist darbesiyle sarsılıp tüm hak ve özgürlükler yok edilirken, yıllardır tüketilmeye çalışılan ve "toplumumuza bol geldiği" iddia edilen 1961 Anayasası kaldırılarak yeni liberal politikaların saldırısına açıldı.
İş veren temsilcilerinin "artık gülmek sırası bizde" diyerek bir yandan işçi sınıfına ve onun her tür örgütlülüğüne saldırırken başbakanlık koltuğunu işgal edenler "önümüzdeki işleri yapacağız, demokrasi sonra..." sözcüklerini çekinmeden kullandılar.
Önlerindeki işler uluslararası sermayenin engel olarak gördüğü tüm yasal engellerin kaldırılmasıydı ve sermayenin, mal ve hizmetlerin ülkemize giriş ve çıkışına serbestlik sağladılar. Bununla da yetinmediler artık uluslararası olmaktan çıkıp uluslar üstü olarak serbestçe dolaşan, borsaları altüst edenler dilediğinde "serbest bölgeler" adı altında yarattırdıkları alanlardan tüm sektörleri tehdit edebiliyor, ekonomiyi alt üst edebiliyorlardı.
Yeni düzenin savunucuları iki hedefe saldırdıklarını açık açık ilan etmekten çekinmediler. Bunlardan birincisi sosyal devletti. Devletin ekonomiden elini çekmesini isteyenler sanki yıllardır tüm kamu kurum ve kuruluşlarını kendilerinden başkası idare ediyormuşcasına, sanki işçi sınıfı tüm kamu kuruluşlarının üretim, yatırım, istihdam programlarının sorumlusuymuş gibi KİT'lere saldırarak özelleştirilmesini istediler ve yapıyorlar.
Ülkemizda yaşanan işsizliğin, pahalılığın sorumlusunun kamu kuruluşları olduğunu toplumumuzun beynine işlediler. Ve o kadar ileri gittiler ve gitmeye devam ediyorlar ki "madencilikten devleti sileceğiz" çığlıkları attılar. Ama ne var ki ilk silinen kendileri oldu. Demir, antimuan, manyezit, krom, kurşun üreten özel sektör işletmeleri kapandı. Çünkü uluslarüstü sermayenin Londra-Newyork maden borsalarındaki hakimiyeti ve kendi için önem taşıyan ileri teknolojiyi gerektiren alanlara el koymasının sonucunu yaşıyorlardı.
Dolayısıyla önce ülkemizin varoluşuyla özdeş madencilik kuruluşlarının özelleştirilmesi hazırlığına gerekli yatırımları durdurarak başladılar. Yatırımları kesilen veya küçültülen kuruluşları sektörel bölünmelere, ticarileştirme, şirketleştirme biçimlerinde yeni yapılanmalara uğratarak kapatma ve özelleştirmeye hazır hale getirdiler. Bütün bu süreçte önlerine çıkan veya çıkabilecek devlet engelini, müdahalesini ortadan kaldıracak yeni yasal düzenlemeleri defalarca yapmaktan çekinmektedirler.
Başlangıçta Amerika'ya olan borçlarımız karşılığı olarak bulduğu tüm maden ve endüstriyel hammadde yataklarını özel sermaye kuruluşlarına devretme koşuluyla kurulan, daha sonra dünyada eşi bulunmayan bir teknik kadroya sahip olan MTA son yirmi yıldır giderek işlevsizleştirilmiştir.
Raman'da ilk petrolün, Murgul ve Çayeli'nde bakırın, Seydişehir'de alüminyumun, Divriği-Hekimhan-Hasan Çelebi'de demir'in, Uludağ'da volframın, Mazıdağı'nda fosfatın bulucusu MTA 1985 yılından bu yana hızla maden kaynaklarının aranmasından koparılmıştır. 1992 yılından bu yana aramalara hiç kaynak ayırılmamaktadır ve kayda değer her hangi bir maden yatağı da bulunmamıştır.
Üstüne üstlük MTA'nın etüt edip tükettiği bir sahada kurtarılabilir rezervi 1.5 milyar $'lık beş adet altın yatağı ile bakır + altın yatağının dünyanın en büyük yabancı altın şirketi tarafından bulunması düşündürücüdür.
Aynı şekilde kömür sondajları sırasında dünyanın ikinci büyük soda (trona) yatağını Beypazarı'nda bulan MTA'dır. MTA çalışanları büyük bir gururla ve gizlilikle çalışmalarını sürdürürken Ankara-Kazan'da dünyanın büyük madencilik tekeli Rio Tinto'nun saha kapatarak soda üretim yatırımı başlatması da düşündürücüdür.
1935 yılında MTA ile birlikte kurulan ve bugünkü TTK, TKİ, TPAO, TEK, TDÇİ gibi çok sayıda kamu kuruluşunun anası olan madencilik kuruluşu ETİBANK ta aynı özelleştirme saldırılarına hedeftir.
Sadece madenleri işletmek değil madencilik sektörünü finanse etmekle işlevlendirilen ETİBANK batık kredilere rağmen 1990'lara kadar kar eden bir kuruluş olmuştur.
1993 yılında KB, ÇİNKUR, ETİBANK Bankacılık Özelleştirme İdaresine devredilmiştir.
1994 yılında Ergani Bakır, Keçiborlu Kükürt, Halıköy Cıva, Mazıdağ Fosfat işletmeleri kapatılmıştır.
1998 yılında ETİBOR, ETİ Alüminyum, Eti Krom, Eti Bakır, Eti Gümüş, Eti Metalurji, Eti Pazarlama adı altında 7 ayrı A.Ş'e bölünmüş ve 2000 yılında da özelleştirme idaresine devredilerek 2003 yılında 'blok satış' yöntemiyle ihaleye çıkarılmıştır.
Sanayiinin temel madensel girdilerini üreten bu işletmeler ya kapatılmakta ya da uluslarüstü sermayenin eline terk edilmektedir. Tarımsal alanın en büyük gereksinimi olan gübre elde edilmesinde kullanılan fosfat işletmesi, Fas'ın Büyük Sahra'daki dünyanın en büyük fosfat yataklarını elinde bulunduran madencilik tekelini zengin edebilmek için kapatılmıştır.
Daha dün özelleştirme idaresince blok satışla Eti Gümüş A.Ş 40 milyon $'a 3S adlı bir kuruluşa bırakılırken, işletme kasasındaki 17 milyon $'ın da satın alan şirkete bırakılması ve 3S adlı kuruluşun 3 yıl önce Sermaye Piyasası Kurulu'na iflasını bildirmiş olması nasıl açıklanabilir ki.
Guleman Krom işletmesinin ferrokrom ve konsantre krom stoklarını yok sayarak ve ihale gereği paravan bir ikinci şirket kuran KAZAK şirketine satılmaya hazırlanılması, ülkemiz madenciliğinde yeni dünya düzeni etkinliğinin somut göstergesidir.
Bor tuzu rezervlerinin 2 milyar tona ulaştığı (%63), üretiminin dünya üretiminin %33'ü düzeyine ulaştığı ve rafine ürün elde etmeye yönelerek dünya madencilik tekellerine karşı ülke yararına işleyen ETİ HOLDİNG'in elindeki sahalar maden yasasının 16 ve geçici 12. maddeleri değiştirilerek uluslar arası tekellere verilmeye çalışılmaktadır.
Demir çeliklerin potalarındaki demir cevherini eritecek tek enerji hala koklaşabilir taş kömürüdür ve bu ülkemizde TTK tarafından Zonguldak'ta üretilmektedir. %70 oranında koklaşma özelliği taşıyan bu kömürün üretimi 1980 yılından bu yana bilinçli olarak %75 oranında geriletilmiştir. Demir çelik fabrikalarımıza sıfır gümrükle kömür ithali izni verilmesi bir yanıyla TTK'ya darbe vururken diğer yanıyla petrol krizi sonrası kömüre devasa yatırımlar yapan petrol tekellerine çıkar sağlamaktadır.
Küresel politikalar gereği kendi enerjisini Ural'ların doğusundan sağlamayı planlayan AB diğer yandan ülkemizin neredeyse tüm linyit kömürü yataklarının yanına termik santraller kurdurdu. Teknolojisini, malzemesini bize sattı. Bir süre sonra ABD Türkiye'yi tüketemeyeceği kadar doğalgaz-petrol anlaşmaları yapmaya zorladı.
Ve şimdi ABD bir yandan ülkemizi sorumluluk altına sokarken diğer yandan ön asya ülkelerinin kaynaklarını kontrol altına alırken santrallerin enerji üretmez noktaya, nihai olarak ta yok pahasına özel sermayeye devredilmesi noktasına gelinmiştir.
Bunlar "Yeni Dünya Düzeni" uygulaması ve savunucularının hedef gösterdiği devlet kuruluşlarında gerçekleştirdiği özelleştirme ve kapatmaların madencilikte yaşanan birkaç çarpıcı örneğiydi.
"Madencilikten devleti sileceğiz" çığırtkanlıklarına ekledikleri "son sosyalist devleti de yıktık" saçmalıklarıyla gerçekte kitlesel saldırıyı, yıkımı gizlemeye çalışmaktadırlar. Kamusal yatırımla sosyalist sistemi özdeşleştirenler böylece sosyalizme saldırırken, ikinci saldırı hedeflerini de açıkladılar. Bu hedef, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğü oldu..
Kriz gerekçe gösterilerek toplu sözleşmeleri uygulamamakla başlayan saldırılar, aylarca ücret ödememe, izinli sayma, işten çıkarmalarla sürdü ve nihai olarak sendika istememe noktasına geldi. Özcesi artık ücret sendikacılığına bile tahammül edemiyorlar ve "emek piyasasının esnekleşmesi", "ücretlerin piyasa düzeyine indirilmesi" sözcüklerini ağızlarında gevelemeye başladılar.
Ve "Kölelik Yasası" olarak adlandırabileceğimiz bir İŞ YASASI'nı çıkarmakta gecikmediler.
İşverenlerin çalışanları diğer işyerlerine ödünç verebildiği, topluca işten çıkarabileceği, çalıştığı sürece ücret ödeyeceği, deneme süresi adı altında azgın bir sömürü uygulayabileceği, "özel istihdam büroları" aracılığıyla işe alma ve taşeron uygulamasıyla sendikal örgütlenmenin engellendiği bu yasanın "kölelik yasası" dışında başka bir tanımı olamaz.
Yeni Dünya Düzeninin sunucusu ve uygulayıcısı ve bu düzenin imparatoru olma iddiasındaki ABD'nin kapısını sık sık çalıp "Biz DP'nin devamıyız..." açıklamasını yapan iktidar sözcüsü açıkça yeni ekonomik politikalarının uluslaraüstü sermayenin direktifleriyle belirlendiğini bu sözleriyle ilan ediyordu. Ve hedeflerindeki işçi sınıfı örgütü sendikaları işlevsizleştirme, işlevsizleştirmenin ötesinde yok etme adımlarını yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi-Grev ve Lokavt yasalarında da gösterecektir. Özcesi 12 Eylül Yasalarına yeni kılıf geçirecektir. Ve bizler bir kez daha sınav vereceğiz...
Değerli İşçi Arkadaşlarım...
Bizleri ölümlü ve sakat bırakan iş kazaları ile meslek hastalıklarının yoğun olarak yaşandığı bir iş kolunun işçileriyiz.
Taşa ilk şekli veren, bakırı, demiri, kurşunu, kömürü ilk kez doğadan söküp alan bir iş kolunda yaş sınırı tanımadan çalışıyoruz.
Acımasız ve vahşi bir sömürünün içerisinde haftada ortalama 8 maden işçisi arkadaşımızı göçüklerde, grizu patlamalarında kaybediyoruz.
Ölümle sonuçlanan kazaların %86'sı kömür, %8'i taş, %6'sı diğer madencilik işletmelerinde yaşanıyor.
Çok açık ve değişmeyen bir gerçek: Bu ölümlerin %80'i özel sektör, %20'si kamu işletmelerinde gerçekleşiyor.
Çok acı bir gerçek: Ülkemiz madenlerinde yaşanan bu cinayetler, ABD'yi 1200'e , Almanya'yı 300'e ve Rusya'yı 100'e katlamaktadır.
Bütün bunlar bilinenler, bilinmeyen, kaçak üretimlerde yitirdiğimiz arkadaşlarımızı düşünün, ve bir de siyasi iktidarların uluslar arası sermayenin politikalarını ülkemizde hayat bulması için örgütlenmelerimizin insanca yaşam hakkımızın önüne çektikleri engelleri düşünün. Ölüm olunca "kaçak üretim" ölüm yoksa "rödevans"lı adı verilen bir üretim düzeninde yaşam mücadelesi veriyoruz.
Ve bugün siyasi iktidar öne çıkan iki konuda daha bizim toplumumuzun geleceğini karartan adımlar atıyor. Bu adımlardan biri savaş, diğeri yerel yönetimlerde yeni düzenleme.
Söylediği tüm gerekçeleri yalan çıkan, gerçekte son petrol kaynaklarına el koyarken Asya'ya kadar uzanan geniş ulus topluluklarını kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemenin başlangıç adımı olarak Afganistan'da işgal başlatan, daha sonra bunu Irak ile sürdüren ABD bizi, ülkemizi kendi saldırganlığına ortak etmeye çalışıyor. Kendi askerinin korunması için, Irak halkını susturmak için bizi kullanmak istiyor. Ve buna bugünden hazır olanlar, çıkarlarını işgalci, insanlık düşmanlarının çıkarları ile bütünleştirenler "evet" diyor.
Şu bilinmelidir ki; ABD'nin bu saldırgan politikalarına ortak olanlar yarın ülkemizde de aynı ateşin, yangının tutuşturucuları olacaklardır. Bu nedenle, nerede olursa olsun, böyle bir savaşa karşı çıkma cesaretini göstermeliyiz.
Atılan adımlardan diğeri, "Kamu Yönetimi Reformu" olarak adlandırılan üç bölümlü düzenlemedir. Bu düzenleme uluslar arası sermayenin ülkemizde dilediğince hareket ederken onun çıkarlarını engelleyebilecek tüm uygulamaları ortadan kaldıran, devletin topluma karşı tüm sosyal görevlerini özel sermayeye devreden ve bunu en alt birimlere kadar indirgeyen düzenlemedir.
Böyle bir düzenleme ile devlet merkezi olarak güçlü, sadece yargı, güvenlik ve savunma hizmetini sistemi koruma doğrultusunda kullanan bir mekanizma haline getiriliyor.
Yerel yönetimler ortak yaşamdan kaynaklanan sorunların çözümlendiği ve devletle ilişkinin sürdürüldüğü bir örgütlenme olmaktan çıkarılıp doğrudan sermayeye alan açan, toplumun sorunlarının çözümünün sermayenin çıkarları ile buluşturan yapılanmalar haline dönüştürülüyor.
Değerli dostlar, işçi arkadaşlarım...
Konuşmamın başında buruk bir merhaba değişimin ardından çizdiğim tabloyla sanmayın ki umudumu yitirdim. Asla... Dünden daha fazla kararlıyım, barıştan kardeşlikten, dostluktan yanayım. Bunun için mücadele edeceğim, edeceğiz.... Bugün yaşadıklarımız karşısında yol gösterecek, öne düşecek, tüm toplumumuzu kavramış politik önderlik yapılanmalarından yoksun olduğumuzu söylemek, hem de açık açık söylemek zorundayız.
Ve bu nedenle sendikamızı o çok bilinen ve dillere pelesenk edilen "ekonomik mücadele aracı" olmaktan çıkarıp hayatın her alanına sendika olduğunu unutmaksızın müdahale eden bir örgütlenmeye dönüştürmeliyiz. Madencilerin sadece işyeriyle sınırlı değil, 24 saatiyle örgütlendiği bir sendikaya dönüştürmeliyiz.
Savaştan özelleştirmeye, seçimlerden işyerlerini her boyutuyla şekillendirmede yetkili olan ve bunun için tüm sınıf dostu örgütlerle ortak hareket edebilen sendikaya dönüşebilmeliyiz.
Masalarda, salonlarda her konuda tartışan, çözümler sunan, savunan ve kabul ettirebilen bir sendika olurken, savunduklarını aynı anda hayata geçiren olmalıyız... Olabiliriz... Çünkü biz İşçi Sınıfıyız.
Sizleri saygıyla selamlıyorum. 18.10.2003
Çetin UYGUR
Genel Başkan
Dev.Maden-Sen Yayın Kurulu tarafından tasarlanmıştır,
Site içeriği kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.